İçeriğe geç

Ehlibeyt ile olan savaşın bir tezahürü Nakşibendilik ve Anadolu coğrafyasındaki ihanete varan faaliyetleri!

Nakşibendi tarikatı; bahse konu tarikatın mensuplarının uydurma hadislerle AKlamaya çalıştığı ve ısrarla Hazret diye hitap ettikleri Muaviye’den beri süregelen Ehli Beyt’e karşı açılan savaşın bir tezahürü olarak İngilizler tarafından kurdurulmuş ve tarih boyu İngilizler’in kontrolünde olan özellikle, Misak-ı Milli sınırları olarak adlandırılan bu coğrafyada yaşayan Türk Milletini bölüp parçalamaya yok etmeye matuf faaliyetlere, yabancılar lehine çanak tutan bir akım olagelmiştir.

Bir önceki yazımda Nakşibendiliğin aslında Ebu Sufyan’dan beri gizlenerek başka bir boyutta süregelen ve oğlu Muaviye ve Onun oğlu Yezid döneminde zirve yapan Ehli Beyt düşmanlığının bir tezahürü olarak Ehli Beyti örtmek maksatlı kurulan bir tarikat olduğunu ve bir sonraki yazımda bu konuyu tarihsel eyri ile birlikte ele alacağımı belirtmiştim. Bu yazımızda İnşaallah Ehli Beyti ve Emevilerce(Muaviye sülalesi) gasp edilen İmamet ve Hilafet haklarını ele almaya çalışacağız.
İslam tarihi hakkında az çok bilgi sahibi olan herkesin malumudur ki; İmamı Ali Efendimiz (ra), daha Peygamber Efendimiz (as) ‘in sağlığında Hilafet ve İmametin sahibi olarak Allah (cc) tarafından nasb edilmiş, Ehli Beyt’in Hazreti Muhammed Mustafa Efendimiz ve Hazreti Fatıma Annemizden sonraki üçüncü büyüğüdür. Bilirsiniz ki Ehli Beyt; Hz. Muhammed (as), Hazreti Fatıma, İmam Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyin’den oluşan 5 kişidir. Ehli Beyt yolu, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Caferi Sadık, İmam Musa Kazım, İmam Rıza, İmam Taki, İmam Naki, İmam Hasan El Askeri şeklinde devam eder ve halen gayabette olduğuna, ahir zamanda gelerek hakkı tesis edeceğine, kan ve zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracağına inanılan İmamı Mehdi’ye dek uzanır ki, bu silsilenin adına 12 İmam silsilesi adı verilir. 12 İmam’dan herhangi birine oradan İmam-ı Ali’ye ve Resulullah Efendimize dayanmayan her silsile ne kadar cilalanırsa cilalansın, ne kadar menkıbe ve uydurma keramet ve rüyalar ile süslenirse süslensin, batıldır ve kişiyi sıratıl müstakim çizgisi üzerinden Allah’a taşıyamaz. Bu söylediğim hakikatleri ister kabul edersiniz ister etmezsiniz tarihi hakikatler böyledir ve bu durumun böyle olduğu en geç İmam Mehdi efendimizin zuhur döneminde çok açık ve net bir şekilde ortaya çıkmış olacaktır. Ne mutlu O’nun dönemine ulaşıp bu hakikatleri görebilene ve o dönemi yaşayabilenlere. Lakin ya O’nun dönemine yetişmezsek, ya O gelmeden ölürsek kaygısı ile doğruyu bulma adına lütfen yazı dizimizi samimiyetime inanarak takip edelim ve gerçekleri araştırarak doğruyu bulma yolunu seçelim. Yoksa inkar etmemiz hakaret etmemiz bizi hakikatlerden asla kurtaramayacaktır.
Esasen Peygamber Efendimiz(as)’ın Hakk’a rıhletinin hemen ardından başlayan fitneleri çok iyi irdeleyip temel sebeplerini görmeye çalışsak, hakikate ermemiz hiçte zor olmasa gerek. İslam tarihi boyunca bitmek bilmeyen fitnelerin temel sebebi bizzat Allahu Teala tarafından belirlenen ve Resulullah Efendimiz tarafından müjdelenerek ilan edilen, Hilafet hakkının İmam Ali ve O’nun evlatlarına verilmeyişidir diyebiliriz. Daha Peygamber Efendimizin mübarek naaşları toprağa konulmadan başlayan fitneler, hilafeti Ehli Beyt’e teslim etmemek adına yüzyıllarca sürmüş, Ehli Beyt’e ait olan hilafet hakkını teslim etmemek üzerine oluşturulmuş bu fitnelerin değişik tezahürleri yaşanagelmiştir. Halen İslam aleminin yaşadığı fitne ve sıkıntıların temel sebebi de aynı hususta İslam adına hareket ettiğini iddia eden sözde hoca ya da şeyhlerin, gerek hasedlerinden gerekse kendi çıkarları ile örtüşmediğinden, hakkı haklıya teslim etmeme ısrarlarından kaynaklanmaktadır. Peygamberin (as) hem şia hem sünni kaynaklarında kabul gören, “ben kimin Mevlası yani efendisi isem Ali O’nun Mevlasıdır.” “Ey insanlar! Bu Ali’dir! O benim kardeşimdir, vasim, ilmimi toplayan ve ümmetim arasında iman eden kimseler üzerindeki halifemdir.” “Benden sonra Ali, Allah’ın emri ile sizin veliniz ve imamınızdır.” gibi Hadis-i Şeriflerle kendisinden sonraki halife ve imam tayin ettiği hadisi şeriflerle sabittir.
Oysa bu Hadis-i Şeriflere rağmen Peygamberin (as) Hakk’a rıhletinin ardından Sakife denilen yerde toplanan bir grup ensar ve muhacir aralarında Hz. Ebubekir’i halife seçmişlerdir. Üstelik ümmetin büyük çoğunluğunun bu seçimden haberi dahi yoktur. Ancak o esnada, Peygamberin defin işleriyle meşgul olan İmam Ali, Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre bu seçime öfkelenerek “yazıklar olsun size ki, daha Peygamberimizi toprağa bile defin etmemişken sizler nelerle uğraşıyorsunuz” diyerek onları adeta azarlamıştır. Sonuç itibarı ile; Hz Ali efendimiz Hz. Ebubekir’e 6 ay biat etmemiş, altı ayın sonunda Fatıma Annemizin vefatından sonraki bir tarihte bir Cuma Namazı vakti biat etmiştir. Ebubekir, ölmezden evvel yerine Ömer’in geçmesini vasiyet buyurmuş, Hz. Ömer ise aralarında kendi oğlu Ömer İbni Abdullah’ın’da aday olmamak kaydı ile bulunduğu Hz. Ali, Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Zübeyr b. Avvâm ve Talha b. Ubeydullah’tan oluşan bir şura oluşturarak yeni halifeyi bu şura heyetinin seçmesini vasiyet etmişti. Bu vasiyet gereği toplanan şuradan halife Hz. Osman kararı çıkmıştı. Allah’ın açıkça bilinen nasbına rağmen, yani bizzat Resulullah tarafından Gadir-i Hum denilen mevkide Hz. Ali’nin Allah tarafından halife olarak vazifelendirildiği müjdelenmiş olmasına rağmen, Sakife’de bir grup tarafından yapılan ve daha sonra tüm ümmmete dayatılan halife seçimi ne kadar yanlışsa ve de batılsa, Hz. Ali’nin sessiz kalmasından yararlanan ve 6. ayda biat etmesiyle meşruiyetini kısmen kazanan Hz. Ebubekir’in vasiyet ile Hz. Ömer’i halife tayin etmesi de o kadar yanlıştı. Elbette ki bu iki uygulama ne kadar yanlışsa Hz. Ömer’in halife seçimini şuraya bırakması da bir o kadar yanlıştı ve de batıldı. Bu seçimlerin batıl olduğunu tarih boyu bir çok sünni alimde kabul edegelmiştir. Bunlardan bir tanesi de İmam Gazali hazretleridir. Lakin Hz. Ali efendimizin savaşmadığı bu üç isme şerh koymakla beraber biat ettiği gerçeği göz önüne alınırsa her biri Peygamberimiz (as) ile akrabalık bağları kurmuş, (malumunuz Ebubekir ve Ömer kayınpederi, Osman ve İmam Ali damadıdır) bu isimlerin arasına girmeyi şahsen ben had görmemekteyim. En doğrusunu Allah bilir ve kader penceresinde olması gerekenler olmuştur diye düşünmekteyim. Ancak şunu açık yüreklilikle belirtmeliyim ki; şayet Hz. Ali efendimiz bu üç isme de savaş açsaydı, samimi söylüyorum hiç gözümü kırpmadan ben de eleştirirdim. Ancak İmam Ali’nin bu hakkından feragat ettiği insanlara bizlerin kem nazarla bakması sakıncalı durumlar doğurabilir diye düşünmekteyim. Muaviye ile bu üç ismin mutlaka ayrı tutulması gerektiği kanaatindeyim. Şahsım adına böyle düşündüğümü belirtmek durumundayım.
Hazreti Osman’ın hilafetinin son yılları ortalık fitneye boğulmuştu ve bu fitneler neticesinde, müslüman olduğu iddiasındaki binlerce kişi Osman’ın hilafeti bırakması isteğiyle, Medine’yi muhasara altına almışlardı. Peygamberin sağlığında kendisine ettiği bir nasihate dayanan Hz. Osman haklı olarak hilafeti bırakmama hususunda direnmiş, Hz. Ali efendimizin savaşalım talebini de “Ya Ali Medine sokaklarında kılıç sesi istemiyorum” sözleri ile reddeden Osman, fitneciler tarafından kendi evinde şehit edilmişti. Hz. Osman efendimizin şehadetinin ardından müslümanlar İmam Ali’ye kendi talebi olmamasına rağmen biatlerini ilan etmişler ve büyük bir çoğunluğun biatı ile daha önce Hakk tarafından halife seçilen İmam Ali, nihayet halk tarafından da halife seçilmişti. Ancak Hz.Ömer zamanında Şam Valisi olan ve Hz. Osman’ın döneminde akrabalık zaafiyetini de kullanarak çok güçlü bir hale gelen Muaviye, Hz. Ali’nin hilafetini kabul etmeyerek biat etmemişti. Ebu Süfyan’dan beri süregelen fitnecilik vazifesini oğlu Muaviye her zaman olduğu gibi yine icra etmişti. Muaviye’nin biat etmemesiyle beraber sürdürülen, İmam Ali’ye hakkı olan hilafetin verilmemesi, İmam-ı Hasan zamanında da yine Muaviye eliyle bir şekilde sürdürülmüş, İmam Hüseyin’in döneminde Muaviye’nin oğlu Yezid ile zirveye taşınmıştı. Hatta Yezid’e biat etmediği gerekçesi ile Hz. Hüseyin efendimiz Kerbela’da şehit edilmişti. Daha sonra tarih boyu kah Emeviler kah Abbasiler, İmam’lara bu haklarını teslim etmemek için İslam coğrafyasını fitneye kana ve gözyaşına boğmuşlardır.İslam coğrafyasının kana, gözyaşına ve zulme boğulmasına rıza göstermeyen İmam efendilerimiz ise İmam Ali’den bu yana asla hilafet iddialarını dillendirmemişler, kadere rıza göstermişlerdir. İmam’ların kadere rıza göstermelerine ve hakları olan hilafeti istememelerine rağmen Onlar’a ait hilafet hırkasını gasp ettiklerinin farkında olanların Onlarla kavgası tarih boyu süregelmiştir.
Nakşibendilikte yine İslam tarihi boyunca süregelen bu kavganın bir tezahürü olarak ortaya çıkmış, tasavvufun diğer ekolleri ile sadece taklidi benzerlikler taşıyan, ama sureti Hakk’tan gözükerek insanları Hakk’tan saptırmayı hedefleyen bir akım olarak karşımıza çıkmaktadır. Zikir metodundan tutunda, tarikata giriş esnasında uygulanılan yöntemlere, tövbe metoduna varıncaya değin, bir çok konuda Hristiyanlık ya da Budizm rituellerinin İslam kılıfına sarılmış bir hali olduğu, az dini bilgisi olan insanlar açısından rahatlıkla gözlemlenebilecek olan bu akımı incelemeye, bir sonraki yazımızda kuruluş safhasından başlayarak incelemeye ve irdelemeye devam edeceğiz.


Kaynak: Uşak Haber Merkezi

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2011 yılından beri Vedat Orhan'a aittir!