İçeriğe geç

İmam Rabbani’nin coğrafyamıza attığı fitne tohumları, Yahudi Barzani ailesi eliyle Halit Bağdadi önderliğinde nasıl yeşertildi?

İmam Rabbani lakabını kendine yakıştıran Sirhindi’nin Mektubatındaki İslam dışı safsatalardan tutun da, Uydurma menkıbe ve rüyalarla Nakşibendiliğin Milleti nasıl aldattığını delilleri ile orataya koyacağım bu yazıda, Halit Bağdadi’nin Yahudi Barzani Ailesini nasıl hangi mantık ve ihanet planı içerisinde önce Nakşibendileştirdiğini sonra da kürtleştirerek Kürt kökenli vatandaşlarımızın içine O’nlardan gibi sokup , İsrail ajanlığı yaptırdığını, İngiliz-İsrail ortak yapımı planlar ile Kürtleri nasıl Türk Milletinden koparmaya yönelik hareket ettiklerini, Barzani aracılığı ile kaşınan Kürtçülük akımının nasıl da aslında İsrail çıkarlarına hizmet ettiğini, yani Kürt kardeşlerimizin İngiliz ortaklı Nakşibendiler ve Barzani ailesi eliyle nasıl İsrail çıkarları için bilmeden kullanıldığını gözler önüne sereceğiz.

İmam Ali, ardından İmam-ı Hasan ve İmam Hüseyin ile başlayan ve 12 İmam Efendilerimizle yüzyıllardır perde arkasında sürdürülen, sırf O’nlara hak olarak Allah tarafından bahşedilen İmamet ve Hilafet hakkını, teslim etmeyip gasp etmek üzerine kurulan Ebu Süfyan, Oğlu Muaviye ve O’nun oğlu Yezit ile zirveye taşınan, sonra gizliden gizliye derine çekilerek devam eden bir savaşın tezahürü olarak oluşturulan ve günümüzde de bu misyonu icra ettiği bilinen, bidatlerle dolu Nakşibendi tarikatının nasıl kurulduğunu, tarikatı kuran kişilerin mesleklerinin ve tasavvufi derinliklerinin ne olduğunu sizlere izah edeceğim.
Yazımızın bu bölümünde okunmuş ekmek ve okunmuş şeker yemek, okunmuş çorba ya da okunmuş su içmek gibi tasavvuf tarihinde ya da Peygamberin (as) hayatında asla bulunmayan, ancak büyücülerin yöntemlerinde bulunan bidatler başta olmak üzere, Hristiyanlıktaki Papaza gidip günahını itiraf ederek günah çıkartmak ile nerede ise moda mod aynı olan Şeyh sarığına tutunup tövbe almak, yine Hristiyanlıktaki vaftizin bir değişik tezahürü gibi duran Şeyhin memleketinde üstelik soğuk su ile gusül abdesti almak, Budizm’de benzerlerini gördüğümüz eşin ile dünya kelamı konuşmaksızın o gece ayrı yatmak gibi daha girişinde bir çok bidatı tabilerine dayatan Nakşibendilik tarikatının kuruluşunu ve kuran kişilerin kimliğini kısaca ele alarak tarihsel seyrini işleyip günümüze bağlamaya çalışacağım. 
Elbette ki yazımızın sonuna geldiğimizde, günümüzdeki bu tarikatların sözde şeyhlerinin ve müritlerinin durumuna da hem yerel hem de genel anlamda bakma imkanını sizlere sunacağım. Daha girişinde İslam’la, maneviyatla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir çok bidat’ı size işleterek kendine mürit edinen sözde Şeyhler, size hiç bir tarikatte olmadığı bir biçimde sessiz zikir telkin eder. Sessiz derken dilini damağına yapıştırmak sureti ile içinden manasında, yoksa dilin dudağın kıpırdayıp en azından kendi nefsin duyacak şekilde yapılan zikrullah, elbetteki Allah’ın emir buyurduğu, hatta 54 Farz’ın birinicisi olan ama milletimizden saklanan en önemli ibadet biçimlerinden birisidir. Ama Nakşibendilikte zikrullah ibadeti amacından saptırıldığı gibi, İslam’da yeri olmayan bir şekle büründürülerek sulandırılmıştır. Yine vird dediğimiz günlük yapılan zikirleri de Nakşiliğin diğer tarikatlerden farklıdır. Bütün tarikatlerde ilk tarif edilen vird Lailahe ilallah zikridir. Oysa sadece Nakşibendilikte direk olarak “Allah” zikri telkin edilir. Oysa diğer tüm tarikatlerde “Allah” zikri Kelime-i Tevhid’ten bir sonraki aşamada tarif edilir. Fakirin fukaranın hakkı olan ve kurumsal kimliği olan hiç bir grup ya da zümrenin toplayarak; okul, cami dernek vs. hizmetleri için kullanma hakkı dinimizde bulunmayan zekat müessesini de Nakşibendilik ve O’nun uzantısı olan Kürt ayaklanmalarının bir çoğunda aktif rol aldığı bilinen ve gökten ilham alarak kitap yazdığını iddia eden, kendini Peygamber dışında herşey ilan eden Said Nursi’nin başı çektiği Nurculuk, Süleymancılık ve taraftarlarının kendisinin mesih olduğunu iddia ettiği Fethullah Gülen’in başında bulunduğu Fethullahçılık gibi akımlar sulandırmıştır. Fakirin fukaranın hakkı olan zekatları toplayıp, sözde cami, okul, yurt vs. yapımında kullanmışlardır. Bu zekatların toplanması, harcanması sırasında türlü şaibeler olduğu gerçeğini bir kenara bırakalım, zekat adında toplanan bu para ya da mallar asla zekat sayılamaz. Zira zekat; sadece fakirlerin hakkıdır ve zekat ile cami dahi yapılamaz ya da zekatı hiç bir tüzel kişilik toplayamaz. 
Bahattin Buhari Yada namı Değer Şah Nakşibendi Bir Cellattır. Nakşi Şeyhler Osmanlı’nın Çöküşünü Hazırlamışlardır.
Say say bitiremeyeceğimiz bidatlerle içi dolu olan bu sözde tarikatın kuruluşuna gelmeden önce Ehl-i Beyt ile Ebu Süfyan (Emevi) ailesinin yüz yıllar öncesine dayanan kavgasının bir tezahürü olarak bu akımın ve benzeri akımların ortaya çıktığını, Allah’ın muradı olan Mehdiyet projesini önlemek için İngilizlerin ve Haçlı Dünyası ile beraber olan Yahudilerin bir tezgahı olarak bu akımların, Hristiyanlık ve Yahudilikteki ve yine Budizm’deki bir takım mistik argümanlardan yararlanılarak; Kabala, Cifir, Cin ilmi gibi bir takım ilimlerden yararlanılarak, Mehdiyete karşı çaktırmadan sureti Hakk’tan gözükerek bir savaş vermek üzere ortaya çıkartıldıklarını da hemen belirteyim. Asıl mesleğinin cellatlık olduğu tarihi vesikalarla sabit olan; bakınız altı yıl boyuncaÇağatay Hanı Halil’e cellatlık yaptığını Prof. Dr. Necdet Tosun, “Bahaeddin Buhari” isimli eserinde vesikaları ile birlikte ortaya koymaktadır ki; Tosun nakşibendiliğe hiç bir önyargısı olmaksızın yaklaşan ve ihtisas konusu haline getiren bir öğretim görevlisidir. Kazan Hanının yanında cellatlık vazifesi icra ettiği, konuyu gündem etmiş bir çok tarihçi tarafından da kabul gören (hatta Cübbeli bir sohbetinde bu durumu kabul etmiş, ama kısasa kısas gereği bunu yaptığını söylemiştir. Biz de zaten kafasına göre kelle uçurmuş demedik, ölüm fermanlarının infaz işini yapmış dedik, cellat dedik Sayın Cübbeli ama; Çağatay Hanı Halil’in gaddar ve zalim bir hükümdar olduğu da tarihi bir hakikattır) Muhammed Bahaeddin Buhari adıyla bilinen ama Nakşibendi lakabı ile ünlenen zatın, Şeyhi tarafından dergahtan kovulmuş, daha sonra uydurma bir rüya ile kendisine post verildiğini iddia etmiş birisi olduğunu, kendisine karşı çıkan Seyyid Emir Külal Hazretlerinin müritleri ile de çetin bir savaşa tutuştuğunu ve onlarcasının katline fetva verdiğini de sanırım yazımın önceki bölümlerinde aktarmıştım. Bahaeddin Buhari’nin uydurma rüya, uydurma menkıbeler ve uyduruk silsileler ile meşru hale getirmeye çaılştığı tarikatın büyümesi ise İmam Rabbani namı ile tanınan Ahmet Sirhindi ve O’nun akabinde de Halit Bağdadi isimli sözde büyük kutuplar ile beraber gerçekleşmiştir. Özellikle Halit Bağdadi döneminde Osmanlı padişahlarına yakınlaşan bu tarikatın müntesipleri, saray eşrafını etkisi altına aldıkları sürece, padişahlara İngiliz’in istediği ülkelere saldırılmasını ve fetih adı altında işgaller gerçekleştirilmesini sağlamışlardır. Yine Nakşibendi etkisinde kalan padişahlar, uyduruk rüyalar ile zaman zaman Devletin bakası için şart gibi gösterip, sözde maslahat hasıl olunca uydurulan fetvalar ile kendi öz evlatlarına ya da kardeşlerine kıymalarına bile meydan vermişlerdir. Yavuz ile başlayan Nakşibendi aşkı Kanuni Sultan Süleyman ile ivme kazanmış, 2. Mahmut ve Vahdettin’de zirve yapmıştır. Zaman zaman kesintiye uğrasa da Osmanlı Padişahlarının Yavuz’dan sonraki pek çoğu Nakşi Şeyhlerinin etkisinde kalmış ve malesef O’nların etkisi ile verilen yanlış kararlar neticesinde Osmanlı Devletimizi çöküşe götüren süreç yaşanmıştır. Çöküş ve düşman işgali sırasında da Nakşibendi Şeyhleri yine üzerlerine düşeni fazlası ile yapmış, Padişah Vahdettin’i etki altına alarak hatta İstanbul Hükümeti aracılığı ile zaman zaman devre dışı bırakarak işgal sürecini İngilizlerin istediği gibi hazırlamışlardır. Hatta “İngiliz askerleri Allah’ın Askerleridir, sakın O’nlarla savaşılmasın” gibi, yine “Kuvva-i Milliyeciler asidirler, öldürülmeleri vaciptir” gibi, Kurtuluş Mücadelesinin önlenmesi durdurulması bu mücadeleyi yürüttüğü bilinen insanların öldürülmesi için gerekli fetvaları bile hiç çekinmeden verebilmişlerdir. Bahsi geçen ihanet fetvalarının altına atılan imzalara bakınız; bir tane Mevlevi, bir tane Kadiri ya da bir tek Yesevi bulamazsınız. Sadece Nakşibedilik ve türevlerinin hocaları, şeyhleri vs. Kurtuluş mücadelesine karşı verilen fetvalara imza koymuştur. Yani tarih boyu İngilizlerin lehine hareket eden Nakşiler işgal süresince de yine İngilizlerin ve Haçlı dünyasının borusunu öttürerek, görevlerini en iyi şekilde yerine getirmişlerdir. Yine Atatürk’ün Cumhuriyet sonrası bastırdığı isyanların tamamını da Nakşi Şeyhler İngiliz desteği ve kontrolünde çıkartmışlardır. 
Gelelim yeniden İmam Rabbani lakaplı Ahmet Sirhindi’ye; öncelikle şunu belirteyim ki, Nakşibendi şeyhlerinin tamamına yakını, meşruiyet kazanabilmek içn kendilerine makamlar ihdas edegelmişlerdir (Gavs, Kutup, Müceddid, Seyda Hoca Efendi Hazretleri gibi) ve her zaman isimlerinin yerine künyelerinin kullanılmasını tenbihlemişlerdir. Kendi kendini bin yılın müceddidi ilan eden ve Mektubat-ı Rabbani isimli sözde eserinde haşa ki sahabenin makamını dahi mana da aştığını iddia edebilecek kadar ileri gitmiş bir isim olan, Ekber Şah’ın döneminde yaşamış ve Kelime-i Şehadet’e haşa “Ekber Allah’ın halifesidir” ibaresinin eklemesini sağlamış, İslamdan ziyade Hinduizmin ritüellerini öne çıkartan bir din vaaz etmiş olmasıyla ünlenen, kendi döneminin gerçek ulemaları ve tasavvuf erbabının mücadele verdiği Sirhindi ya da Rabbani, Nakşibendi ekolünde yepyeni çığırlar açan, uydurma menkıbeleri ile kendisine uluhiyyet addeden bir zat olarak karşımıza çıkmakta. Sirhindi’nin kendi sözde eserlerindeki safsatalarından örnekler vereceğim bu bölümde.
Rabbani Kendisini Makamca Sahabeden Bile Üstün Gösterirken, Peygamber’den Haşa Cennet Müjdesi Aldığını da İddia Etmiştir.
Mektubat-ı Rabbani isimli kitabında Ahmet Sirhindi sadece kendisinin tanık olduğu, gördüğünü iddia ettiği bir rüyayı söyle anlatıyor: “Yatağımda uzanmış yatıyordum. Gözlerimi kapamıştım. Yatağımın üzerine bir başkasının gelip oturduğunu hissettim, bir de ne göreyim; yatağıma gelen, Peygamberimizdir(s.a.v.). Buyurdu ki: ” Senin için icazet yazmağa geldim. Hiç kimseye böyle bir icazet yazmadım. Gördüm ki , o icazetnamenin metninde bu dünyâya ait büyük lütuflar yazılıydı. Arkasında da öbür dünyaya ait, çok inayetler yazmışlardı.” Sirhindi’den önce ya da sonra Nakşibendilik harici hiç bir tarikatın şeyhi böyle kendi gördükleri sözde rüyaları eserlerine yazmamışlar, insanlara maharetmiş gibi sunmamışlardır. Kaldı ki hiç bir şeyhte bu şekilde icazet aldığı iddiasında bulunmamıştır. İcazet rüyada değil zahir de verilir ve Peygamber (as) haşa icazet vermeye gelmez varsa sizi yetiştiren şeyhiniz liyakat ve icazet sahibi bir şeyhiniz sizin layıkıyla yetiştiğinizi düşünürse icazet verir. Ama canlı canlı sağken verir rüyada değil. Bu rüyaya inanabileceğimizi düşünüp kitaplarına aktaracak kadar eşkelü cühela olan bir insanın sahabenin makamını geçtim demesi gayet doğal gerçi. Zira adam Peygamber’in (as) kendisine yazdığı özel icazette ahiretine de nimetler yazdığını belirtiyor. Düşünün HAŞA adamın Cenneti zaten garanti bir de türlü nimetleri vaad ediyor adama Peygamber (as), Peki sahabe içinden kaç kişi sağlığında Cennetle Müjdelendi sorusuna eminim hepiniz aynı cevabı verdiniz. Sadece 10 kişinin cennetle müjdelendiği kaynaklarda rivayet edilir. Aşare-i Mübeşşere denilen bu 10 kişiye de böyle bir müjde verildiğini yalanlayanlar bile olagelmiştir. Neyse, düşünün 124 bin hatta daha fazla sahabeden sadece 10’u sağlığında Cennetle müjdelenmiş, birde İmam Rabbani denilen zat. Yani buda demek oluyor ki adam sahabeden üstünüm demekte haklı. İnsan şımarırsa sapıtır, sapıtırsa aklını zaman zaman oynatır ve kendini kaf dağında görebilir.
İmam Rabbani Lakaplı Sirhindi Allahu Teala’nın Tecellisini Haşa, Kadının Cinsel Organında Gördüğünü Kitaplarına Yazabilmiştir.
Yine Allah’tan aldığı ilhamları kitaba dönüştürdüğünü iddia ettiği kitaplarında Sirhindi, kendisinden habersiz hiç kimsenin hidayet bulamayacağını bile iddia edebilecek kadar ileriye gitmiştir.Tarih boyu hiç bir evliya ya da alim sağlığında kendisine bir uluhiyyet addetmemişken ve kendi nefsine paye çıkartmamışken Sirhindi ya da Rabbani, kendisini bin yılın müceddidi olarakta tanıtabilmiştir. Aynı Rabbani, yazmaya elim varmıyor ama yazmak zorundayım mektubatındaki bir mektubun da Haşa “Ben Allahu Teala’nın kadının fecrinde yani cinsel organında tecelli ettiğini gördüm” diyebilecek kadar sapıklaşabilmiştir. Rabbani denen zatın sapıklıkları say say bitmez, ben asıl Halid-i Bağdadi isimli kendisine lakap olarak Celaleddini Rumi’nin de lakabı olan Mevlana lakabını takarak meşruiyet kazanmaya çalışan, Yahudi Barzani ailesinin Nakşi olmasını sağlayarak Kürt kökenli Osmanlı vatandaşlarının akıllarını ilk karıştıran ve Osmanlı’ya karşı yüzyıllarca sürecek olan Kürt ayaklanmalarının tohumlarını atan, Kürtleri kendi devletlerini kurma hayli ile İngiliz lehine kışkırtması ile tanınan, şahsı sizlere tanıtmak ve anlatmak istiyorum. Dilerseniz Halit Bağdadi denen zatı bir sonraki yazımızda ele alalım. Artık sözde tarikatın tarihsel seyrinde günümüze doğru çok yaklaştık. Halit Bağdadi ile beraber Barzanileri ve Kurtuluş Harbi öncesi ve sonrası Nakşibendilerin durumunu anlatmaya da başlamış olacağız Esenkalın….


Kaynak: Uşak Haber Merkezi

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2011 yılından beri Vedat Orhan'a aittir!