İçeriğe geç

Masa başında uydurma silsileler ve rüyalar ile kurulan tarikat olan Nakşibendiliğin İslama zararları!

Tarih boyu İslam coğrafyasında gerek dinin içine bidatler sokmaları hasebi ile gerekse her daim terör örgütleri ve özellikle Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında kirli emelleri olan İsrail ABD ve İngiltere gibi dünya ülkelerinin çıkarları doğrultusunda Müslümanları manipule ettikleri yönlendirdikleri ya da uyutmaya çalıştıkları yönünde iddialar ile dini ve milli bütünlüğümüzü tehdit eden en önemli unsur olarak eleştiri oklarının hedefi olan Nakşibendilik konusunu işlemeye devam ediyoruz. Yazı dizimizin bu ilk bölümünde Nakşibendi tarikatının silsilesinin uydurma olduğu gerçeğini ve adeta masa başında uydurma menkıbeler ile kurulmuş hurafelerin din diye dayatıldığı bir oluşum olduğunu bilinen tarikatler ile uzaktan yakından ilgisinin olmadığını gerekçeleri ve delilleri ile gözler önüne sereceğiz.

Tarikat; bilindiği üzere İslami litaratüre sonradan girmiş bir kavram olup, kişileri Allah’a ulaştıran yol manasında kullanılmaktadır. Öncelikle belirtmeliyim ki tasavvufa asla karşı değilim, hatta gerçek anlamda tasavvufi yaşamı tercih edenlere özel bir muhabbetim ve saygım vardır. Bu manada tasavvuf kültürünün bizlere armağanı olan, Abdülkadir-i Geylani, Ahmet Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli gibi gerçek tasavvuf büyükleri yani mutasavvıflara hürmetimin bilinmesini rica ederim. Ancak halk arasında çok sözü geçen 12 hak tarikatten birisi olarak ismi sonradan bu kültüre ilave edilen Nakşibendiliğin Ne Mevlana’nın yolu ile, Ne Yunus’un yolu ile Nede Hacı Bektaşı Velinin yolu ile uzaktan yakından alakası yoktur. Her ne kadar bu isimlerden bazıları da uydurma silsileye zorlama yöntemler ile ilave edilmiş olsa da, bu tarikatın Türk İslam Coğrafyasında kabul görmüş bir tek evliyası yoktur. Türk Milleti’nin tamamına yakınının saygı duyduğu hürmet ile kabirlerini ziyaret ederek feyizyab olduğu Mevlana başta olmak üzere Hacı Bayram ya da Hacı Bektaşi Veli gibi isimlerin tamamı, Vahdet-i Vücut ekolünü benimseyen, sesli zikir yöntemi ile Allah’ı zikretme yoluna gitmiş, Peygamber Efendimiz’in zamanındaki Ashab-ı Suffa’nın uyguladığı yöntemler ile Allah’a ulaşmış ya da ulaşmaya çalışmış insanlardır. 
Ayrıca bu isimleri ortaya çıkartan ekollerin tamamında silsileler kopuksuz bir şekilde zincirin halkaları gibi, şeyhlik intisab edilen şeyh tarafından, bir sonrakine sağlığında sözlü ve yazılı olarak icazet vermek sureti ile halkaya eklenmesini sağlayarak, On İki İmama ve İmamı Ali’ye oradan da Rasulullah Efendimiz (sav)’e kadar uzanmaktadır. Yani tasavvufun olmazsa olmaz kuralı bir kimsenin şeyhlik yapabilmesi ya da bir başka tabirle post atabilmesi için irşad vazifesini sağ olan bir ve daha önce başka bir şeyhten icazet almak sureti ile bu vazifeyi yürüten bir şeyhten icazet almak şeklinde mümkündür. Bu icazetname yazılı olarak verildiği gibi şahitler huzurunda sözlü olarakta deklare edilmelidir. Aksi takdirde yani şeyhten yazılı ve şahitler huzurunda sözlü icazet almadıkça hiç kimse şeyhlik iddia edemez. Hatta tasavvuf kültürü bu türden şeyhlik iddiasında bulunanlara çok afedersiniz sülbü belirsiz çocuk diye hitab eder, ve o şekilde muamele eder. Zaten aklın yolu da budur; aksi takdirde sahte şeyhlerin asla önüne geçilemez ve tarih boyu sahte şeyhler, sahte mehdiler, sahte mesihler insanlığı olmayacak karanlık dehlizlere sürüklemiş, gereksiz savaşlar çıkartarak tarih boyu oluk oluk kan akmasına vesile olmuştur. Tasavvuf kültürünün içerisinde Nakşibendilik dışındaki kollarda silsile kopuksuz gelir ve bütün silsilenin yani o yolun bütün büyüklüklerin icazetnameleri içinde bulunduğunuz tarihte şeyhlik iddiasında bulunan kişinin emanetinde olması gerekir. Aksi takdirde silsilenin kopmuş olabileceği düşünülerek o kişinin Şeyhlik yapmasına müsade edilmez ya da şeyhlik iddiasının batıl olduğu ilan edilir. Ama günümüzde de tarihimizde de yine de zaman zaman bazı kendiliğinden şeyhlik ilan edenlerin para devlet gücü vs gibi yöntemlerle bir kesim insanları peşlerinden sürüklediği gözlemlenmiştir.
Daha Hatemül Enbiya olan Peygamberimiz Hz. Muhammed sağ iken sahte peygamber Müseylemetül Kezzap’ın bile taraftar toplamayı başarmış olması bunun en bariz örneğidir diyebiliriz. Müseylemetül Kezzap, Peygamberimize iman ettiğini önceden ilan etmiş daha sonra da daha Peygamerimiz Aleyhisselam sağ iken bana da Peygamberlik verildi, bende Cebrail’den vahiy aldım demiş, hatta benim dinimde zekat yok vs. gibi işi güya kolaylaştıran bir takım farklılıklar ortaya koyarak ciddi taraftar kitlesi toplamıştır. O kadar ki Hz. Ebubekir’in Devlet Başkanlığı döneminde Hz. Ebubekir efendimiz bu sahte peygamber ile savaşmış, Halid Bin Velid önderliğindeki ordu sahte peygamberin ordusuna karşı galip gelmeyi başarmış ve böylece fitnenin daha fazla büyümeden önlenmesi sağlanmıştır. Tarih boyu Peygamberimizin son peygamber olduğu Kurani bir hakikat olmasına rağmen bir çok sahte peygamber çıkmış ve bazıları kitleleri kendisine inandırmayı başarabilmiştir. Yani günümüz de bir sahtekarın şeyhlik iddiası ile yola çıkıp kendisine binlerce mürid edinebilmesi gayet doğaldır. Her şeyhim diyenin şeyhliğine inanılmayacağı gibi, şeyhlerin mürit sayısı ölçü olamaz. Yine keramet rüya vs gibi haller de bir kimsenin şeyh olduğunun yada olmadığının delili değildir. Zira Papazlar cinleri vasıtası ile havada post uçurmayı başarabiliyorken,yine Hindular hava da asılı kalmayı becerebiliyorken keramet yada hal rüya gibi kıstaslar da asla ölçü kabul edilemez.Şeyhlik iddiasında bulunan kişinin mutlaka silsilesi kopuksuz bir şekilde Ehli Beyte dayanan bir ekolün başındaki bir şeyhten sağken yazılı ve sözlü olarak icazet alması en baştaki şarttır. Yine şeyhin itikadi olarak en küçük bir sapma göstermemesi ve bidat yada hurafeleri değil Peygamberimizin sağlığındaki bir dini vaaz etmesi de esas alınması gereken kritirler arasında sayılabilir.
Gelelim Nakşibendilik meselesine; Altın Silsile olarak adlandırılan Nakşibendi tarikatının silsilesini hep beraber ele alalım, tamamını sayamasakta belli başlı yanlışlık ya da eksiklikler ile kendilerinin beyan ettiği silsilenin nasıl batıl olduğunu sizlere izah edeyim. Asla batıl silsiledir derken haksız yere ithamda bulunmadığımı sizler de incelerseniz mutlaka göreceksiniz. Altın silsilenin Peygamberimiz (as)’a bağlandığı O’ndan sonraki ikinci ismi Hz. Ebubekir Efendimiz’dir ki zaten bu durum silsileyi en baştan sakat etmiştir. Bu en başta Hz. Ebubekir’e atılmış bir iftiradır ve eminim ki huzuru mahşer de bu iftirayı kendisine atıp, bu yolla islam aleminde fitne çıkartanlardan davacı olacaktır. Çünkü Hz. Ebubekir (ra) efendimizin asla böyle bir iddiası yoktur. Tasavvuf yolu velayet yoludur ve velayetin başı Şahı Velayet ismi ile tanıdığımız Hz. Ali Efendimiz (ra)’tır.Bu durumu yani velayetin başının İmamı Ali olduğunu Hz. Ebubekir’de kendi sağlığında kabul etmiştir. Dolayısı ile bütün yollar mutlaka İmam Ali efendimizden Rasulullah Efendimize bağlanmak zorundadır. 
Zira Peygamberimiz “Ben İlmin Şehriyim Ali İlmin Kapısıdır” buyurmuşlardır. Bu hadisi Şerif bu hususta net olarak İmam Ali’ye gelmeyen bana gelemez demiştir. İlim şehrine girmek dileyen Ali Kapısından geçmek zorundadır. Kaldı ki baştada söylediğim gibi bütün tarikatlerin silsilesi İmam Ali’ye dayanırken sadece Nakşibendi tarikatı Ebu Bekir efendimize dayandırılmakta güya O’nun yoluyla Rasulullaha bağlanmaktadır. Bu kesinlikle ilmi olarak batıldır. 
Hz. Ebu Bekir efendimizin ardından silsilenin 3.halkasında bulunan isim de çok enteresan Selmanı Farisi’dir. Selmanı Farisi efendimiz (ra) sahabenin en büyüklerinden birisi olup asla İmam Ali efendimizden başka hiç kimseye biatı söz konusu olmamıştır. Hz Ebubekir hilafet iddiasında bulunduğunda bile Ebu Bekir’e değil intisab etmek Hilafet iddiasında bile olumsuz yanıt vermiş ve asla biat etmemiştir. Hz. Ali’den asla ayrılmamış olan bu zatı nasıl olurda uydurduğunuz silsile de Hz. Ebu Bekirin hemen altına koyabilirsiniz. Hiç mi tarih bilginiz yoktu bu silsileyi işkembenizden uydurup yazarken demezler mi adama? Bari Selmanı Farisi’yi yazacağınıza Zübeyir yada Talha gibi Ebubekir’e biat etmiş sahabeleri yazsaydınız, belki daha inandırıcı olabilirdiniz demezler mi?
Altın silsilenin 4. Sırasında Hz. Ebu Bekir efendimizin torunu Kasım b. Muhammed var ve enteresandır ne Hz. Ebubekir’in Ne Selmanı Farisi’nin ne de Kasım bin Muhammed’in sağlığında asla şeyhlik iddiaları olmamış post attıklarına ilişkin en küçük bir tarihi beyana da rastalayamazsınız. Yani sağlıklarında bu türden iddialarda bulunmamış insanlar üzerinden bu silsileyi yapmak ne kadar akıl karıdır siz düşünün. Daha enteresan şeyler de var silsile de mesela hemen 5. sırada İmam Caferi Sadık efendimiz var ki Caferi Sadık On İki İmam olarak bilinen zatlardandır ve kendisi Babası İmam Muhammeed Bakır’ın ölümüne dek Muhammed Bakır Hazretlerine bağlı olup babasının ölümünden sonra kendisi İmamet makamına otrumuş kişidir. İmam çocuğu ve kendisi İmamlık iddiasında bulunmuş bir kişiyi nasıl olurda Ebu Bekir efendimizin torununa mürit olarak düşünebilirisiniz akıl alır gibi değil. 12 İmam’dan olan bir kişi kendisi İmam’lık iddiasında yani hilafet te İmamlıkta kendisinin hakkı olduğunu savunmakta. Buda demektir ki kendi sağlığındaki dönemin en büyüğünün kendisinin olduğunu iddia eden bir zat, nasıl olur da herhangi bir kişiye intisab edip müritlik eder. Hiç olacak iş mi ki bu? 
Enteresanlık bununla sınırlı değil, Selmanı Farisi 656 yılında vefat etmiş ve silsileye göre kendisinden icazet aldığı iddia edilen zat olan Ebu Bekir efendimizin torunu Kasım Bin Mahmmed 650 yılında doğmuştur. Yani bu durumda şeyhi gösterilen Selman öldüğünde Kasım Bin Muhammed 6 yaşında imiş, demek 6 yaşında posta oturup şeyhlik yapmış gibi abuk bir sonuç çıkar. Yine silsilenin 5. halkasında bulunan İmam Caferi Sadık Efendimiz kendisinin ölümünden yaklaşık 40 yıl sonra dünyaya gelen Beyazıdı Bestami’ye postunu teslim etmiş yada icazet vermiş ki bunun da akılla yada bilimle bağdaşır bir tarafı yoktur. Düşünün silsilenizdeki şeyhin vefatından 40 yıl sonra dünyaya gelen yani Caferi Sadık’ı hiç görmeyen Beyazıtı Bestami sizin silsilenin hemen devamını getiriyor. Bir şeyh sağlığında hiç görmediği yetişmesinde terbiyesinde hiç rolu olmayan birisine mi icazet vermiş oluyor bu durumda. Bizim silsilenin burasına kadar saydığımız zatların büyüklüğüne hiç bir itirazımız yok. Silsilenin kendi isimleri üzerinden uydurulması elbetteki bu isimlerin büyüklüğüne gölge düşürmez. Ama tarikatın altın silsile diye tabir ettiği silsilenin çürük ve batıl olduğunu ispat eder niteliktedir. Tabi ki bunu söylerken silsile de sahte şeyhler yok değil. Zaten o sahte şeyhlere meşruiyet kazandırmak maksadı ile bu silsileye bu büyük insanların isimleri iliştirilmiş ve o insanlara da bu yolla iftira edilmiştir.
Silsiledeki bozukluklar bununla sınırlı değil elbette. Birbirlerinin yaşadığı dönemlerde dahi yaşamamış aralarında yüzyıla varan zaman farklılıkları olan şeyhler mi ararsınız? Bahaattin Buhari namı değer Şahı Nakşibendi gibi şeyhi tarafından kovulduğu halde, güya rüyasında icazet aldıktan sonra yine kendisini kovan şeyhin silsileye eklenmesi ile meşruiyet kazanmaya çalışan şeyh yada şeyhcikler mi ararınız? Yazdıkları kitaplarda kendisinin, Sahabenin makamını bile geçtiğini manada gördüğünü iddia edebilecek abuk şeyler söyleyen meczup yada sahtekarlıkta zirve yapmış Bin yılın Müceddidi olarak tanımlanan şeyhler mi ararsınız, daha neler var neler? Hepsini de tek tek işleyeceğimiz bu yazı dizimizin tamamını okuduğunuz da tarih boyu nasıl ihanetler ile karşı karşıya kaldığımıza, ihanetlerin nerelerde ne şekilde tezgahlandığına, bu ihanet tezgahlarının arkasında hangi şer odakların olduğuna ve asıl amaçlananın ne olduğuna iişkin çok ciddi bakış açıları yakalayacağınıza emin olabilirsiniz. 
Lütfen yazı dizimi takip ederken ön yargılarınızdan ve peşin hükümlerinizden arının ve yazdıklarımı doğru kabul etmeyip bunların gerçekliğini yine Nakşi kaynaklarından soruşturun. Zaten bu yazı dizim tamamlandığına kastımın kimseye iftira olmadığını bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hakkın ortaya çıkması gerçeklerin daha berrak şekilde görülmesini amaçladığımı rahatlıkla görebileceksiniz. Yazı dizimin 3.’sünde silsilenin çürüklük ve batıllıklarını ortaya koyduğum bir kaç örnekten sonra başka batıl ve bidatleri de ortaya koyup incelemeye devam edeceğim. Bir sonraki yazımda buluşmak dileğiyle esenkalın.


Kaynak: Uşak Haber Merkezi

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2011 yılından beri Vedat Orhan'a aittir!