İçeriğe geç

Nakşibendi Tarikatı hangi amaçlarla, nasıl kuruldu? Niçin tarih boyu İngiliz çıkarlarına hizmet etti?

Günümüzde ismi BOP kapsamında İsrail-ABD-İngiliz ortak yapımı olduğu bilinen IŞİD terör örgütü ile anılan ve tarih boyu gerek Ortadoğu’da gerek Hindistan’da gerekse Anadolu coğrafyasında sureti Hakk’tan yani bizden gözüktüğü halde İngiliz çıkarlarına hizmet eder noktada icraatları ile tanınan Nakşibendi tarikatının uydurma rüyalar ile uydurma silsileler sayesinde bidatler oluşturulmak üzere nasıl kurulduğunu tüm çıplaklığı ile üstelik kendi verdikleri bilgilere dayanarak ortaya koymaya devam ediyorum.

Bildiğiniz üzere uzunca bir zamandır Nakşibendilik konusunda yaptığım araştırmalar neticesinde geçtiğimiz haftalarda bu hususta bir yazı dizisi başlattım. “İhanetin İslam Coğrafyasındaki Adı” başlığı ile yayımlanan yazı dizimin birinci bölümünde; yazı dizimin genel hatlarını çizmiş, bahsi geçen sözde tarikatın, içinde barındırdığı İslamla dolayısı ile ilimle bilgiyle asla bağdaşmayan, hurafe ve bidatlerden tutunda, Hinduzim ve Hristiyan rütuelleri ile birebir benzerlik arzeden, İslama sonradan adapte edilmeye çalışılan adet adaplarına, Yahudi kökenli Barzani ailesinden tutunda, bir Nakşi şeyhinin türbesinin başında öldürülen Yahudi asıllı Üzeyir Garih’e varıncaya değin bağlantılarına, Atatürk ile verdikleri mücadelenin asıl amacından tutunda tarih boyu İngiliz kontrolünde İslam dünyasında çıkarttıkları fitnelere, okunmuş ekmek, okunmuş çorba adı altında büyücülerinkine çok benzer yöntemler uygulamalarından tutun da, zihin kontrol yöntemlerine ve algı oyunculuklarına, İmam-ı Ali efendimiz ile Muaviye’yi neredeyse aynı kapsamda değerlendirmelerindeki asıl amaçtan tutun da, günümüzde bile Ehli Beyt’e nasıl hissettirmeden ve dolaylı düşmanlık ettiklerine varıncaya değin, bir çok konuya ve soru işaretine açıklık getireceğimi belirtmiştim.
Yazımın “Masa Başında Uydurma Silsileler ve Rüyalar İle Kurulan Tarikat Olan Nakşibendiliğin İslama Zararları!” başlıklı ikinci bölümünde; Nakşibendi tarikatının bilindik tarikatlardan farklarını ortaya koymuş ve bu tarikatın Hz. Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Hoca Ahmet Yesevi, Akşemseddin gibi büyük veliler yetiştiremediğini, Türk Milletine mal olmuş büyük velilerin Nakşilik dışındaki akımların yetiştirdiği kişiler olduğunu belirtmiştim. Yani yazımdaki mantığın kesinlikle Velayet yolu ile bir kavga amacı gütmediğinin altını çizmiş, bu yazıdaki amacımın; Nakşibendiliğin, adeta kopyala yapıştır mantığı ile oluşturulmuş, hak olanların murad ettiği İslam birliği ve İlahi Kelimetullah davasını önlemek amaçlı kurularak, Müslümanlara sureti Hakk’tan gözükerek onları Hristiyan rıhtımına bağlama gayesi güden, paralel bir din paralel bir tarikat olduğunun anlaşılmasını sağlamak olduğunun altını çizmiştim. 
Bilindiği üzere Nakşibendiliğin dışındaki tüm tarikatlar “Ben İlmin Şehriyim, Ali İlmin Kapısıdır” Hadis-i Şerifi’nin de gereği olarak, İmam-ı Ali Hazretlerine bağlanır ve O’ndan Resulullah Efendimize bağlanır. İmam Ali’den gelmeyen hiç bir yol da Hak kabul edilemez ve batıldır. Yine bunun yanında tarikatların tümündeki ortak kabule göre postnişin ya da başka bir tabirle Şeyh efendi, bu mertebeyi ya da makamı kendisinden önceki yaşayan şeyhten ölmezden evvel almalıdır. Bu post teslim edişi; tarikatın diğer müntesiplerinden bazı tanıkların huzurunda gerçekleşmelidir. Ayrıca tarikatın yeni postnişini (şeyhi) tarikata ait emanetleri ve yazılı mühürlü icazetnameyi de sağ olan şeyhinden sağlığında almalıdır. Şayet şeyhlik iddiasındaki kişi elinde sağ olan bir şeyhten alınmış icazetname taşımıyorsa O kişiye tasavvufta sülbü belirsiz çocuk gibi hakaretamiz bir ifade kullanılır. Nakşibendi tarikatı silsilesinde bu saydığım kurallarla bağdaşmayan, bağdaşması mümkün olmayan onlarca örnek vardır ve bir önceki yazımda buna örnekler belirtmiştim. Bu örneklere bir kaç ilave daha getirelim.
Silsileyi Hak göstermek için ilave edilen Caferi Sadık Hazretlerinin ardından, Caferi Sadık’ın ölümünden 40 yıl sonra dünyaya gelen Beyazıt-ı Bestami Hazretleri de sanki Caferi Sadık’tan icazet almış ve Nakşi tarikatı büyüklerinden gibi gösterilmiştir. Caferi Sadık’ta, Beyazıt’ı Bestami’de eminim bu silsileyi uydurarak kendilerini de bu silsileyi hak göstermek için ilave edenlere ahirette hesabını soracaktır. Beyazıt-ı Bestami’den sonra altın silsilye yerleştirilen, Şeyh Ebü’l-Hasan Ali b. Cafer el-Harakânî ise Beyazıtı Bestami’nin ölümünden yaklaşık 80 yıl sonra dünyaya gelmiş bir kişidir. Tarihi kayıtlara göre Beyazıt-ı Bestami hazretleri 804 yılında doğmuş ve 878 yılında 74 yaşında iken vefat etmiştir. Kendisine müritlik ederek postu teslim aldığı iddia edilen Ebul Hasan el Harakani ise 962 yılında doğmuştur. Geçen yazımda da bu hususta bazı örnekler vermiştim, bu örnekleri artırmak çok mümkün. Ancak ben bu kadarını yeterli buluyorum.
Gelelim günümüzde de İsrail-ABD-İngiliz ortak yapımı olduğu bilinen IŞİD isimli terör örgütü ile sıkı ilişkileri içerisinde olduğu bilinen hatta IŞİD örgütüne katılmış pek çok kişinin bağlı olduğu Nakşibendi tarikatının kuruluşuna; malumunuz bu tarikatın isim babası Bahaeddin Buhari namı değer Nakşibendidir. Bahaeddin Buhari gerçek bir mürşidi kamil olan yani hak olan bir tarikatın silsilesinden gelen bir şeyhten icazet almış olan Seyyid Emir Külal Hazretlerinin dergahına gelmiş gitmiş, Seyyid Emir Külal’a mürit olmuştur. Seyyid Emir Külal, bazı yanlış sözler sarfettiği ve görüştüğü bazı kişilerin esrarengiz isimler olduğu gerekçesi ile Bahaeddin Buhari’yi dergahtan kovdu. Seyyid Emir Külal tarafından dergahtan kovulan, Bahaeddin Buhari güya uzlete çekilir, uzletin adresi ilginçtir. Sessiz zikir bidatını gördüğü rüyaya dayandırarak ortaya atan isim olan Abdülhalik Gücdüvani’nin türbesidir. Malumunuz Abdülhalik Gücdüvani denen zat, rüyasında Hızır’ı gördüğünü ve kendisine su içerisinde dilini damağına dayayarak Allah’ı zikretmesini telkin ettiğini böylece sessiz zikiri öğrettiğini iddia eden kişiydi. Oysa Ne Peygamber’in (as) sağlığında böyle bir uygulama vardı ne de Kuran’da böyle bir zikir metodu tarif edilmişti. Yani ne Kuran’da ne Peygamberin sünnetinde olmayan bir metod olan dilini damağına dayamak sureti ile içinden Allah’ı anmak bidatini çıkartan ismin türbesi yeni bidatleri İslama sokan bir tarikatın kurulduğu adres olmuştur. Hemen belirteyim namazda bile sessiz okuma vardır ama dilini damağına dayayarak değil, kendi nefsin duyacak kadar okunur ya da zikredilir. Allah’ın Kuran’da tarif ettiği zikir metodu da Peygamber (as) Efendimiz’in tatbik edip uyguladığı zikir metodu da budur. Camilerimizde yaptığımız Subhanalllah, Elhamdülillah tesbihatları ya da zikirlerinde de aynı metodu uygularız. Yani dilimiz damağımızda değildir, dilimizle söyleriz en azından kendimiz işitecek yükseklikte bir sesle yani Nakşibendilikte tarif edilen sessizlikte değildir zikir. 
Her neyse konumuza dönelim. Şeyhi tarafından dergahtan kovulduktan sonra Abdülhalik Gücdüvani’nin mezarında uzlete çekilen Bahaeddin Buhari, Kemal Sunal’ın filmlerindeki örnekleri aratmayacak bir mizansen ile, uzletten çıkmış ve Gücdüvani türbesinde kalbinin yerinden söküldüğünü ve kalbinin üstüne Allah’ın isminin (İsmi Celil Allah) nakşedildiği yönündeki çok komik bulduğum ve fakat daha sonra yüzyıllar boyu büyük kitlelerin inandığı o iddiayı ortaya atmıştı. Nakşibendi ismi de yaşanan bu sözde halin neticesinde ortaya çıkmıştı. Yani dergahtan bütün itibarı elinden alınarak bizzat şeyhi Seyyid Emir Külal tarafndan kovulan Bahaeddin Buhari’nin kalbine melekler Abdülhalik Gücdüvaninin türbesinde Allahın ismini nakşedince kalbine Allah’ın ismi nakşedilen manasına uydurulan Nakşibendi ismi konulmuş oldu. Daha sonra Seyyid Emir Külal’ın vefatına dek bu tarikatın fikri alt yapısı kapalı kapılar ardında Hinduizm ve Hristiyanlık’tan alıntılar ve etkileşimler ilave edilerek, bildiğimiz tasavvufun kılıfına sarılmak sureti ile oluşturuldu. Pek tabi her tarikatın bir silsilesi olduğu gibi kurulan bu yeni tarikatında bir silsilesinin olması gerekiyordu. İşte tam da bu aşama da masa başında bir silsile oluşturularak, milletin gözünü boyaması açısından da adı “Altın Silsile” olarak konuldu. Tarihe mal olmuş İslam dünyasının saygı duyduğu bir çok büyük mutasavvıfın ismi konularak meşruiyet kazandırılmaya çalışılan bu silsilenin kurulmasıyla beraber, Seyyid Emir Külal’ın vefatına dek gizlenen bu oluşum, taki Bahaeddin Buhari’yi kovan ve dergahına asla yanaştırmayan Seyyid Emir Külal’ın cenazesi günü ortaya çıktı ve Bahaeddin Buhari şeyhin kendisinin rüyasına geldiğini ve cenazesine katılmasını tenbihlediğini söyledi. Seyyid Emir Külal’ın müritlerince cenazeden kovulan Bahaeddin Buhari orada postu şeyhin kendisine rüyada verdiğini iddia ederek fitnenin tohumunu da atmış oldu. Daha sonra yıllarca Seyyid Emir Külal’ın postu bıraktığı şeyhle ve müritleriyle mücadelesi süren Seyyid Emir Külal’ın yüzlerce müridini katlettirdiği tarihi vesikalarla ispatlı olarak bilinen Nakşibendi ismi ile tanınan Bahaeddin Buhari zaten tasavvufa girmeden önceki mesleği de olan cellatlığın hakkını, şeyhlik iddiasında bulunduktan sonra da vermiş ve yüzlerce kişinin ölümü için fetva vermekten geri durmamıştır. Seyyid Emir Külal’ın hakka rıhletinden sonra güya O’nun yolunu sürdürdüğünü O’nun postuna oturduğunu iddia eden Nakşibendi yada Bahaeddin Buhari’nin bu ve benzeri icraatlarını anlatan kaynakları yazı dizimin sonunda sizlerin istifadesi için sunacağım. Ayrıca Bahaeddin Buhari ya da Nakşibendi Hazretleri diye bahsedilen kişinin aslında mesleğinin cellatlık olduğu hususuna da yazı dizimin ilerleyen bölümlerinde bir paragraf ayırarak izah getireceğim.
Bahaeddin Buhari isimli kişinin tarikatı kuruş ya da Seyyid Emir Külal’den şeyhliği aşırış hikayesi yukarıda anlattığım gibidir. Tarih boyu meydana gelen ihanetlerin alt yapısı işte böyle iki ayrı merhalede oluşturulmuştur. Tam burada akla şu soru gelebilir: Peki neden İslam coğrafyasında böyle fitneler doğuyor ve Müslüman olduğu iddiasındaki bu isimlerin asıl problemi ne? Bu sorunun cevabını bulmak için Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’nın Hakk’a rıhletinin hemen arından ortaya çıkan fitnelerin sebebini ya da sebeplerini çok iyi irdelemek gerekir. Peygamberimiz’in Hakk’a rıhlet etmesinin hemen ardından İmam-ı Ali Efendimizin hakkı olan Hilafetin uğruna döndürülen dolaplar, çevrilen dalavereler, özellikle Muaviye döneminde cereyan eden ve savaşlara dahi sebep olan büyük fitnelerin çok iyi irdelenmesi ve aslında kavganın Ehli Beyt ile olduğunun çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Bu yüzden bir sonraki yazımda Nakşibendiliğe farklı bir bakış açısı getirebilmek adına sizlere Ebu Süfyan oğlu Muaviye ve O’nun oğlu Yezid’in ve ailelerinin, yüzyıllardır süren Ehli Beyt ile olan kavgalarını ortaya koymaya çalışacağım, Esenkalın…


Kaynak: Uşak Haber Merkezi

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2011 yılından beri Vedat Orhan'a aittir!