İçeriğe geç

Nakşibendiliğin Türk Milleti ve Türk kavramı ile alıp veremediği ne?

Bilindiği gibi Nakşibendî tarikatı olarak bilinen grup ve uzantıları (Nurculuk, Gülencilik, Süleymancılık gibi) Türk kavramının dile gelmesinden bile çok rahatsızdır ve Türkçülük kavramı yerine Ümmetçilik gibi bir safsatayı dillendirmektedir. Türk kavramından nefret eder gibi durmasa da dillendirilmesini bile istemeyecek kadar çok rahatsız olan Nakşibendîlik nedense Yahudilik ve İngilizler bahse konu ise bütün marjinalliklerini yitiriverirler. Mesut Barzani’nin büyük dedesi Nakşibendî silsilesinin vazgeçilmezi Molla Mustafa Barzani’nin Yahudi asıllı olmasının etkisiyle midir, bilinmez ama Nakşîliğin Yahudilere özel bir ilgi ve muhabbetinin olduğu az yakından takip etme imkânı bulan herkesin malumudur. Yazımda detaylı olarak bahsedeceğim pek çok örnek Nakşibendî geleneğin öteden beri nasıl İngiliz ve Yahudi çıkarlarına hizmet ettiğini ortaya koyacaktır.

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde size Nakşibendîlik adı verilen yolun ya da sözde tarikatın silsilesi dahi batıl olan, hiç bir yönü ile tasavvuf ile bağdaşmayan, Yahudilikten Hristiyanlıktan hatta Budizm’den pek çok öğreti ya da ritüeli İslam Tasavvufu adı altında dinimize bidat olarak sokan, her daim Türk Devletinin yıkılması için uygulamaya konan planların yerli taşeronu rolünü üstlenmiş, bizden görünerek İngiliz’in işine gelecek fetvalar vermesiyle ünlenmiş bir yol olduğunu tarihsel seyri içerisindeki örnekleri ve delilleriyle anlatmıştım. Nakşibendîliğin uydurma rüyalar ve sözde ilhamların yanı sıra keramet adı verilen, büyü, sihir, cinlerle iştigal gibi bir takım illüzyonist olayların üzerine kurulu sözde bir tarikat olduğunun en büyük delili ise, şeyhlerinin arasında sayısız hain varken (Şeyh Said, Said Nursi, Halit Bağdadi, Molla Mustafa Barzani gibi) bir tane Mevlana, bir tane Yunus, bir tane Hacı Bayramı Veli ya da Hacım Sultan yoktur. Tanınmış bütün tasavvuf büyükleri diğer yollardan Allah’a vasıl oldukları bilinen kimselerdir. Oysa Nakşibendîlik ekolünün çıkarttığı bir tek ünlü evliya yoktur. Tabiî ki Nakşibendîlikle alakası olmadığı halde dâhil ettikleri bir kaç büyük zattan başka…

Nakşibendîlik; Selçuklu’nun yıkılması sırasında da büyük rol almıştır. Böyle bir sapık tarikatın uzantısı olan sözde şeyhin Selçuklu hükümdarı Rükneddin Kılıçaslan’ın üzerinde etki oluşturmasının ardından bu sözde şeyhin tarikatının beslediği ve dünyanın başına musallat olan Moğollar’a karşı çok zaaflar verdiği bir savaşa girişmiş ve elbette kaybetmiştir. Selçuklu Hükümdarı Kılıçaslan’ın Mevlana’yı bırakma azmi üzerine Mevlana kendisine “Demedim mi?” isimli meşhur şiiriyle seslenmiş ve sitemler etmişti. Ancak Mevlana’nın tüm ikazlarına rağmen Kılıçaslan Baba-i Merendi lakabını kendine alan sözde şeyhe bağlığını ve intisabını ilan etmişti. Mevlana bunun üzerine madem sen kendine baba buldun biz de kendimize Oğul buluruz diyerek yanından ayrılmıştı Kılıçaslan’ın. Kılıçaslan’ın Baba Merendi’yi tercih etmesinin ve Mevlana’yı gücendirmesinin ardından Selçuklu Devletinin çok sürmeyip yıkıldığını görüyoruz.

Tabiî ki bu sırada Osman Gazi’ye Devlet kurma kararının da Mevlana tarafından verilip Şeyh Edebalı tarafından da tescillendiğini söyleyen tarihçiler de vardır. Yani Türk Milletinin yöneticileri; ne vakit Nakşibendîlik etkisinde kalsa başına terör örgütleri vs musallat olmuş. Ne vakit Nakşibendîliğin etkisinde kalsa Türk Milleti Aralaşmaya yüz tutmuş irtica yani cahiliye öncesi döneme geri dönüş tehdidi ile karşı karşıya kalmış. Bakınız Osmanlı tarihine; Fatih Sultan Mehmet Akşemseddin’in kendisine gücenip İstanbul’dan ayrılmasının ardından pek çok hata etmiştir. Kardeş katline varacak kadar büyük hataları Fatih’e yaptıran ne idi acaba? Düşünsenize Akşemsenddin’in yanında Sultan iken İstanbul’u fethedecek ruhu inşa edebiliyorsunuz ama Nakşibendîlik ile ilginiz başlayıp Akşemseddin’i gücendirdiğiniz vakit kardeşinizin katline ferman verebilecek kadar gözünüz dönebiliyor.

Bakınız 2. Mahmut’un batılılaşma adı verilen icraatlarına bakınız İngiliz’e nasıl adeta hizmet ettiğimize ve bakınız 2. Mahmut’un kimin etkisinde olduğuna. Mevlana Halit Bağdadi’nin adamlarının 2. Mahmut döneminde sarayda cirit attığını biliyor muydunuz? Peki, 2. Selim adını kötü anlamına gelen Yavuz taktıran mezalimleri Yavuz Sultan Selim’in Nakşibendîlerin etkisinde yaptığını biliyor muydunuz? Yüz binlerce Alevinin katledilmesi emrini Yavuz Sultan Selim’in Nakşîlerin etkisinde kalarak verdiğini biliyor muydunuz? Zaten Vahdettin’in İngiliz’in Yunan’ın işgaline bile boyun eğecek noktaya gelmesinin de Nakşibendî şeyhlerinin etkisiyle olduğunu bilmeyeniniz yok sanıyorum. Yine Atatürk’e de Cumhuriyeti kurma kararının verildiği yerin de Bektaşi Şeyhi ve birinci meclisin Nevşehir Milletvekili Cemalettin Çelebi Hazretlerinin dergâhı olduğunu hatırlamak gerekir. Konuyu örnekleri ile önceki yazılarımda da aktardığım için böylece toparlama yolunu seçtim.

Şunu ilave etmem uygun düşecek zannediyorum; Bizim bugün hala kitaplarını okuduğumuz kabirlerine akın akın ziyarete gidip dualar ettiğimiz evliya adı verilen büyük âlimlerimizin tamamı Ehli Beyt ekolünü takip eden yoldan yetişmiştir ve tamamı Vahdeti Vücut ekolüne inanmaktadır. Nakşibendîliğin ortaya attığı ve fikir babasının Rabbani ismi verilen Ahmet Sirhindi’ye ait olduğu Vahdeti Şuhut’a inananlardan yetişmiş bir tane evliya yoktur. Bu durumu Nakşibendî şeyhi Esat Coşan da bir sohbetinde itiraf etmiştir. Nakşibendîlik tarihsel seyrine baktığımız da varlık bulduğu her yerde Hazreti Ali düşmanlığı yayamasa da Ali taraftarlarına düşmanlık yaymak için faaliyet göstermiştir. Şia’lık, Alevilik, Caferilik Ehli Beyt ekolü adı neyse Hazreti Ali’ye ve Ehli Beyt’e muhabbet duyan ne kadar mezhep tarikat vb kurum varsa hepsiyle mücadele ede gelmiş olan Nakşibendîliğin uzantılarının günümüzde de aynı şeyi yaptığını hepimiz bilmekteyiz.

Bugün de ne zaman televizyonlara bir Nakşibendî hoca çıksa hemen ehlisünnete vurgu yapar ve illaki ya Alevi’lere ya Şia’lara çatar. Hristiyan’a Yahudiye bile inancından dolayı bırakınız tahammülü hoşgörü ile yaklaşabilen Nakşibendîler nedense Müslüman’a Hazreti Ali’yi fazla seviyor diye tahammül gösteremez ve kendisinden başka tüm yolları batıllıkla suçlamaktan geri durmaz. Nakşibendî değilsen Cennete gitmen neredeyse imkânsızdır Nakşîliğe göre oysaki Nakşîliğin dışındaki hemen tüm İslam öğretilerinde Cennet gitmek için Kelime İ Şehadet getirmenin ve Amentüye iman etmenin yeterli olduğu vurgulanır. Yani aslında ayrılık ve fitne tohumlarını kendinden başkasını İslam’dan kabul etmeyenler olarak yine Nakşibendîler atmaktadır bilerek ya da bilmeyerek.

Nakşibendîlik adı verilen ve tarikat olduğu iddiasıyla taraftar da toplayan bu kurumun gelişiminden bahsettiğimiz yazımıza; daha yakın tarihlere gelerek devam etmek istiyorum. Selçuklu Devleti zamanında kök salmaya başlayan bu oluşum, zaman içinde insanlara büyü, cin veya dini kolaylaştıran yöntemlere nüfuzunu artırması ve etki etmesiyle toplum nazarında da yer edinmiş ve varlığını sürdüre gelmiştir. Osmanlı Devleti döneminde de varlığını koruyan bu oluşum; türlü entrikalarla padişah Yavuz Sultan Selim’e Alevileri kırdırtmış, Kanuni Sultan Süleyman’a oğlunu kıydırtmış ve 2. Mahmut döneminde de Halidi Bağdadi aracılığıyla saraya nüfuz ederek Osmanlı içindeki konumunu kuvvetlendirmiş, yayılmalarını daha da kolaylaştırmıştır.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk için idam fetvaları da yazdıran bu oluşum ve ileri gelenleri; Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında, yaşanan milli ve manevi bütünleşmenin de etkisi ve katkısıyla gerçek yüzleri ortaya çıkmasa bile halk nazarında olan itibarını eskisi kadar koruyamamış, kendi tarihsel süreçleri içindeki kırılmasını yaşamıştır. Cumhuriyet Döneminde dikkat edilmesi gereken asıl husus da; ne zaman irtica ya da anarşizm kaynaklı neticelerle askeri müdahaleler söz konusu olsa, Nakşibendîlik uzantısı olan kolların hep uzadığı ve gün geçtikçe büyüyerek nüfuz alanının genişlediği görülmektedir. 28 Şubat Muhtırası, 12 Eylül darbesi gibi… Nakşibendîliğe bağlı yapılardan olan Fetullah Gülen cemaati, Mahmut Efendi cemaati, Menzil cemaati gibi yapıların, bu askeri müdahaleler sonucu her ne kadar kendilerine yönelik oldukları söylense de, her nedense, tabiri caizse karlı bir şekilde ve büyüyerek bu süreçleri atlatan yapılan olmuşlardır.

Turgut Özal’ın başbakanlık ve cumhurbaşkanlığına kadar süregelen bu oluşumun durgun yapısı Özal ile birlikte yeniden kök salmış, Necmettin Erbakan ile yeşermiş ve Ak Parti ile de parlak dönemini yaşamıştır. Turgut Özal’ın Nakşîlikle bağı yaşadığı dönemde oluşumun önde gelen ismi olan Mehmet Zait Kotku’ya yakınlığı ile bilinmekte ve bizzat kardeşi Korkut Özal tarafından verilmiş “Turgut Özal, Kotku’nun talebesiydi” beyanı da bulunmaktadır. Ayrıca Necmettin Erbakan’ın yakın arkadaşı Şevket Kazan’ın “Erbakan, İskenderpaşa Cemaati’ne ve Nakşî tarikatına mensup bir insandır. Bu cemaat ve tarikatın yakın geçmişteki en ünlü şeyhleri Mehmet Zahit Kotku ve Esat Coşan’dır. Nakşibendî Tarikatı’nın İskenderpaşa kolu, ünlü bir koldur ve bu kol, çok ünlü siyasiler yetiştirmiştir Türkiye’de” açıklamaları da hafızalardaki yeri korumaktadır. Sadece buralardan hareketle bile; Erbakan’ın öğrencisi ve Milli Görüş yolunda olduklarını en başından beri söyleyen, Özal anlayışına yakın olduklarını da rahatlıkla söyleyen Ak Parti hükümetlerinin ve bu hükümet içinde politika yapmış birçok ismin de bu oluşumdan beslendiği, bizzat içinden çıktığı veya siyasi, ticari ve toplumsal konularda birlikte içinde olduklarını görmemek akla ve mantığa aykırı olduğu gibi; yerelden genele birçok Nakşîlik mensubu isme bakıldığında da bu birliktelik gayet de ortadadır.

Yakın tarihimizdeki Nakşîliğin siyasetteki yerini ele aldığımız bu yazıda ismi geçen siyasileri ve bağlantılı olduğu diğer siyasi isimlerin Nakşibendi mensubiyetlerini; Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Milli Görüş çizgisi, Ak Parti kadrolarının ve Uşak’ta Nakşibendi bağı olan siyaset ve ticaret erbablarını ele alacağımız bir şekilde daraltarak devam edeceğiz.


Kaynak: Uşak Haber Merkezi

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2011 yılından beri Vedat Orhan'a aittir!